• Pts. Eki 19th, 2020

Akademisyenlikte İlk Gün ve Bir Meslek Seçimi Hikâyesi (blog)

hemsirelikakademisi

Byhemsirelikakademisi

Şub 18, 2020

Bir mesleğe gönül verip, onu hayat çizgisi olarak seçersiniz. “Sağlık profesyoneli” olmak da benim için böyle bir seçkiydi. Üniversiteyi kazandığımda; “hayat kurtaran ekibin bir parçası olmaya gidiyorum” demiştim. Üniversite ikinci sınıfta, hocamın tavsiyesi ile katıldığım bir kongre; hayatımı ve isteyerek geldiğim mesleğime bağlılığımı -olumlu ve farkındalığı arttıran yöne doğru- değiştirdi. Hemşirelik bilimine katkı sağlayarak hayat kurtarmak hedefim oldu.

Klinisyen olarak çalıştığım son günden bir fotoğraf.

İstediğim belliydi; ama ortada bir sorun vardı. Ben bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. Ve çevremde bana ışık tutacak kimse yoktu. Yapmak istediğinizi paylaşmak da birazcık farklı gelirdi. Çünkü geçmişten sizin gibiyken, şimdi bir yerlere gelmiş kişiler rehber olurdu; ama işte o “sormaktan çekinme durumunu“ oluşturacak bir ortamın da başkahramanıydılar.

Henüz üniversite son sınıfa gelmeden, yavaş yavaş içimde bir şeyler başlamıştı. Hocalarımın bu yola girmeme ve kendimi fark etmeme katkısı büyüktür. Ama bulunduğum üniversite küçüktü ve şehrin imkanları belliydi. İşte bu bana bir şey öğretmişti; “üniversitenin adı önemli olmayabilir ama; şehir oldukça önemlidir.” Ve bir şet daha öğretmişti; “üniversite tercihinde yanında olduğundan rehberlik ve psikolojik danışmanlık” çok önemli bir öğretmenlik dalıdır. Kesinlikle alan dışı bir insan yapmamalıdır. Ben üniversiteyi kazandığım zamanlarda, küçük yerde yaşayıp büyümüşsen bir şeyleri öğrenmek için oradan çıkman gerekiyordu. (Elbette bu büyümek için her yerde geçerlidir. Ama şimdiki gençler teknoloji vs. sayesinde gideceği yere dâhil bir şeyleri öğreniyor. Ve öğrenmeye güdülenmek için daha fazla uyaran mevcut.)

Sağlık çalışanları devlet kurumlarına atanmak için çift yıllarda KPSS sınavına giriyorlar. Benim de üçüncü sınıfıma denk gelmişti. Kafamda akademisyenlik düşüncesi ve maalesef önümde “sağlık garanti meslek” görüşlü insanlar olduğundan elimi kolumu sallayarak o sınava girdim. Açıklandığında puanım 64, sıralamam 13.000 lerdeydi. Çalışmadan 70 alan tayfadan değildim, öyle bir kafam yoktu. Aklımda ALES ve YDS vardı. YÖK’ ün şartı yüksek lisans programlarına yerleşmek için ALES 55 ve üzeri olmasıyken, yabancı dil puanı zorunlu değildir. Fazlasıyla o puanı almıştım. Okul puanınızın da 3 ve üzerinde olması gerekiyordu. Onur dereceyle mezun olan 17 kişi arasındaydım.

Mezun olduktan 3 ay sonra, henüz devlet atamaları açılmamışken Erzurum’da Hemşirelik Esasları ABD’na yüksek lisans programına kabul edilen 6 öğrenciden biri olmuştum. Muhteşem bir heyecan ile Erzurum’da bir hayat kurdum. Bir yerde ilk gün hep bir acemilik hikayesi içerir. İşte orada hayatımın ikinci dersini aldım; “henüz yeni mezunken ve işin yokken akademisyenliğe atılmak cesaret istiyormuş.”

Akademisyenliğe dair tek bir şey bilmiyordum. Neler yapılır bilmiyordum. Süreç nasıl yürütülür bilmiyordum. Çoğu insan işe başlayıp, sonra gidiş geliş yaparak yüksek lisans okuyormuş, bilmiyordum. Bir sürü bilinmezlik içerisinde, birçok şey öğrendim. Bu platformu kurma fikri üniversitede şekillenirken, yüksek lisans yaparken “bilmediklerim” nedeniyle daha da yeşillenmişti. Ben bilmiyordum ama; öğrendiklerimi başkalarına anlatabilirdim. Pek çok şey yaptım. Sonra “araştırma görevliliği” diye bir kavram girdi hayatıma. YÖK’ ün araştırma görevliliği için şartları;

  • Yüksek lisans/ doktora öğrencisi olmak,
  • ALES’ten 60 ve üzeri almak
  • YDS/YÖKDİL vb. sınavlardan 50 ve üzeri almak.

Karşıma yeni bir yarış ve bir amaç çıkmıştı. Yabancı dil sınavını geçmek ve araştırma görevlisi olmak. Bu sırada gündemde de yeni bir şey vardı; “kpss atamaları” durmuştu. Artık her sağlıkçı öyle atanamıyordu. Hatta bir süre sonra kadrolu memur atamaları tamamen durdurulacaktı. Onlarca iş başvurusu yapmıştım. Ama olmamıştı. Çalışmadığım için şöyle bir avantajım da vardı; “hep okulda olmak ve kendini tamamen akademiye vermek.” Danışmanım bu konuda bana çok emek vermiş ve hep okulda olmamdan memnun olmuştur.

KPSS puanım 67 ye çıktı, ama sıralamam 23.000 e kadar geriledi. Bir sürü mezun birikti. 1,5 yıl emekle sonunda yabancı dil puanımı aldım.Ülkede sular durulmadı, atamalar çok azaldı. Siyasi girişimler ile YÖK araştırma görevlisi alımlarına ara verdi. Ve sonunda tez verilerini toplamış, bir sürü farklı iş yapmış, diplomalı işsiz olarak Erzurum’dan ayrılıp, tezimi yazma kısmını bitirmek için eve gittim. Ama yaşananlar beni yormuştu. Ben evde oturmak istemiyordum. Bir gün son atamalar ile İstanbul’u bile kıl payı kaçırınca, özel hastaneye iş başvurusu yaptım ve kabul edildim. Yeni bir deneyimiydi ve her şey yerinden oynayacaktı.

Öyle böyle derken işe başladığımda benden sonra mezun olmuş, ama bir sürü deneyim kazanmış meslektaşlar ile çalışmaya başladım. Burada “şehir çok önemlidir” dersim yeniden karşıma çıkmıştı. Yüksek lisansı bitirmesine ramak kalmış, ama hiç hastane deneyimi olmayan ben İstanbul’da, kurumsal bir şirkette mesleğime tekrarla bağlanmayı öğrendim. Ve danışmanımın hep hayali olan, hekimler ve hukukçular dışında şans verilmeyen “akademi ve çalışma sahası bir arada” fikrinin ne kadar doğru olduğunu öğrendim. Bundan sonraki her profesyonel ortamda, meslek üzerine yaptığımız konuşmalarda bunu dile getirmeye başladım.

Yoğun bakım ünitesinde 2 yılıma yaklaşırken, akademiye dair bir şey yapmaya vakit bulamadığımı fark ettim. Alan olarak dinamik, yorucu ve yıpratıcı bir alanda çalışıyordum. Çok seviyordum, ama artık yoğun çalışma saatleri ve akademik ölü dönem nedeniyle yıpranmaya başladım. Yüksek lisans mezunu olunca “araştırma görevlisi” yerine “öğretim görevlisi” kadroları araştırmaları başladı. En sonunda bir başvuru yaparak akademisyenliğe adım atma şansımı yakaladım. Blogu ilk iş günümden yazıyorum.

İlk Öğretim Görevlisi pozu 🙂

İş yerimden ve klinikten bir sürü güzel dilekle ayrıldım. Benim için hayatımın yeni bir dönüm noktasıydı. Kafamda bir sürü soru, (hatta çoğusu elbet komik), bir parça özgürlük hissi, bir parça başarı hissi ile görev yerime geldim. İdari personel tarafından “hocam” hitabı ile karşılaşmak oldukça güzel hissettirdi. Yoğun bir yaşamdan sonra sakin bir yaşama alışmak ve bloga daha fazla zaman ayırmak dilekleriyle yazımı noktalıyorum.

-parende

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir